14 Ocak 2010 Perşembe

İşimi Seviyorum Diyebilmek İçin...


Çalışanına değer veren bir şirkette çalışmayı hepimiz isteriz. Verilen eğitimler bu değerin bana göre en büyük göstergelerinden biri. Bazı şirketlerde çalışanlara yapılan eğitim yatırımı oldukça yüksek. CRM, satış, SAP, zaman yönetimi eğitimleri vb. çok yaygın eğitimler. Bunlar işin gereği olarak işgörenlerin alması gereken temel eğitimler olduğu için çalışanların katılımı tercihe bağlı olmuyor tabii ki.

Ama bazı şirketler bunların yanında çalışanların kişisel gelişimine de bir hayli değer verebiliyor. Kişisel gelişimleri için yabancı dil eğitimi veren şirketler bunun en güzel örneği. Bazı pozisyonlarda yabancı dili kullanmanın gereği yokken bile çalışanlara yabancı dil eğitimleri katılmak isteyen tüm çalışanlar veriliyor. İnsanlar özellikle ikinci yabancı dile çok fazla para harcamak istemediklerinden, ne gerek var ben zaten bir tanesini bile çok fazla kullanmıyorum hayatımda diye düşünenlerin sayısı oldukça fazlayken; şirketiniz size ücretsiz etkin eğitmenlerle, ilgili olduğunuz diller için eğitim verse katılmayı ve kendine geleceği için yatırım yapmayı kim istemez.

En son çalıştığım şirkette cuma akşamları iş çıkışında yoga dersleri veriliyordu ve kendimizi inanılmaz rahatlamış, rehabilite olmuş hissediyor, yeni haftaya yenilenmiş olarak başlıyorduk.

Bir diğeri müzik eğitimi; çalışanlarının müzikle ilgilenmeleri, hobilerinin olması onları mutlu edecek ve her zaman inandığım gibi 'mutlu insan, verimli ve istekle çalışır' felsefesine katılan şirketler müzik kurslarına yatırım yapmaktan çekinmezler. Keman, piyano, gitar kursları veren şirketler çalışanların normalde bu eğitimlere ayıramayacağı bütçeyi sağlamış oluyorlar. Ben piyanoyla bu şekilde tanıştım ve şirketimin bana verdiği en büyük katkı bu gerçekten :)

Sonuç olarak şirketler bu kadar harcamanın sonunda kazanıyorlar mı? Evet tabii ki. Entellektel sermaye şirketlerin en önemli varlığıysa, yapılan her türlü yatırımın da mutlaka olumlu geridönüşleri olacaktır. Bana göre en önemlisi; çalışanların şirketlerine bağlılığı,sadakati, iş tatmini artacak ve olumsuz koşullarla karşılaşıldığında bile çalışanlar hemen şirketten ayrılmak için acele etmeyeceklerdir. Her koşulda, tam bir kazan-kazan stratejisi oluşacaktır...

Not: Eğitimlerden bahsettim yazımda ama, çalışanına değer verdiğini göstermenin bir güzel yolu var ki o da DOĞUMGÜNÜ İZNİ. Gerçekten çalışanına en güzel doğumgünü hediyesi :))

10 Ocak 2010 Pazar

İnsan Kaynağının Tümünün Mutluluğu


“Fabrikalarımı alabilirsiniz; Binalarımı yıkabilirsiniz fakat çalışanlarımı geri verirseniz bu işi aynen geri kurarım.”

Henry FORD

Peki Ford'un bu sözü kriz ortamında geçerli mi? Şirketler hala insan kaynağına önem veriyorlar mı şu anda ki mevcut piyasa koşullarında? Yoksa sadece kilit pozisyondaki entellektüel sermayelerine önem veren şirketler mi çoğunlukta? Hele ki yeni mezunsanız, deneyiminiz yoksa öneminiz ne şirket için? Kilit noktada olmayan diğer çoğunluğun içindeyseniz ne olacak durumunuz? Size değer vermediğini bildiğiniz, bu gider başkası gelir, krizde herkes iş diye ağlıyor daha düşük ücretlisini alırız düşüncesine sahip bir şirkette ne kadar tatmin olursunuz? Ne kadar mutlu olabilir, işinizde ne kadar başarılı olursunuz ve/veya şirkete nasıl faydalı olabilirsiniz?

Çalışanların mutlu olmadığı bir ortamda çalışması ve şirkete faydalı olması neredeyse imkansız. Çevresinin de olumsuz etkilenmemesi için şirket tarafından da etkin politikalar şart... Bunlar neler olabilir? Hemen işten çıkartma diye düşünmemeliyiz... Dün Zeynep Mengi'nin yazdığı Hürriyet İK'da haberi yayınlanan, CHO fikrinin yaratıcılarından İlham Süheyl Aygül de çalışanların mutluluğunun herşeyden önemli olduğunu ifade etmiş. Artık hepimizin bildiğini düşündüğüm Google'ın çalışma koşulları örneğini kullanmış. Bu CHO'lar (Chief Happiness Officer) yani bir anlamda "Mutluluk Başkanları" şirketin maddi olmayan sermayesini yönetecek, çalışanların daha mutlu çalışmalarını sağlayacaklarmış. Sonuç olarak onlarla iletişimde olan çalışanlarsa, mutlu olduklarında her zaman daha iyi çalışacaklarmış. Ben bu kavrama gerçekten bayıldım. CHO'nun iletişim becerisi yüksek, sektörün dinamiklerini bilen, lider özelliği olan deneyimli bir danışmanın sağlayacağı katkı tartışılmaz.

Yalnız bu konuda gene başta yönelttiğim soruları düşünmeden edemiyorum. Sadece kilit pozisyondaki yöneticilerin mi mutluluğu önemli? Çünkü uygulamada çoğu şirkette çalışanların değerinin bir olmadığını biliyoruz maalesef, bunun ne kadar yanlış bir düşünce olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Şirketteki herkes takımın bir parçası olmalı ve mutsuzluktan dolayı sonuçlanan iş değiştirmeler sonucunda işçi devrinin yüksek olması, şirket açısından kesinlikle prestij kaybının yanısıra hizmet/üretimdeki kalitenin de düşüklüğüne yol açacaktır mutlaka. Oysa şirketlerin sadece kilit pozisyonlardakiler için değil; güvenlik görevlisinden tepe yöneticilerine kadar tüm çalışanlar için etkin kariyer yönetimi sisteminin varlığı, CHO bulundurulması gibi çözümlerin ve mevcut insan kaynağının ihtiyacı olabilecek tüm iyileştirme politikalarının şirkete orta ve uzun vadede getirisi çok yüksek olacaktır.



Ne Zaman Vazgeçtik Hayallerimizden?



Çocukken büyüyünce ne olmak istersin dediklerinde hep "balerin olmak istiyorum" dediğimi hatırlıyorum. Hayal kurmayı çok seven bir çocuktum, baleyle ilgili tutkumsa aileden veya çevreden gelmiyordu kesinlikle... Daha sonraları ne olduysa oldu vazgeçtim herşeyden hayallerimden, hayat yönlendirdi diyelim, ne olmak istediğimi sormadı, ne olabileceğimi gösterdi sadece... Elveda dedim bir yaşa geldikten sonra hayallerime, hata etmişim...

Turkcell- Çalışan İlişkileri Bölüm Başkanı Meltem Kalender Öztürk hayal kurmanın "Yeni mezunlara, başarılı bir kariyer için neler önerirsiniz?" sorusuna verdiği cevapta uyguladıkları bir yaklaşımdan söz ediyor. Adayların yalnızca hayal etmelerini; kendilerini 5 yıl sonra nasıl bir şirkette, nasıl bir işi yaparken, nasıl bir pozisyonda görmek istediklerini hayal etmelerini istiyor. Bu hayallerin doğrultusunda hedef belirlemenin önemini vurguluyor...

Bugün TEGV'de Kendime Yolculuk etkinliğinde en güzel günüm konulu arkadaşlık nedir aktivitesindeydim. Çocuklara düşünmeleri ve hayal kurmaları için süre verdim. Soru şuydu: En yakın arkadaşınızla geçireceğiniz en güzel gün nasıl olmalı? Ve maalesef 10 yaşındaki çocukların %50si bu hayali bile kuramadı. Ben hayal kuramam dedi bir tanesi, diğeri onayladı, ben hiç hayal kurmam sevmem de, aklıma düşünsem de hiçbirşey gelmez...

Sanırım ben de artık yaşlandım ve bizim zamanımızda diyeceğim zamanlara geldim :) Şimdiki çocuklar hayal etmekten korkarak, çevrelerinden çekinerek, etraf ne der diye düşünerek büyüyorlar, büyüdüklerinde nasıl hayal kurup, böylesi sorulara cevap verip işe girebilecekler ki? Ne istediklerini bilmeden, hayallerinin peşine düşemeden yanlış meslekleri seçerek yaşayacaklar... Umarım böyle karamsar bir tablo olmaz ve onların bizler olumlu yönde değiştirebiliriz. Hayal kurmaktan korkmayan nesiller yetiştirebiliriz...